SİNEMA VE "MASUMİYET" ÜZERİNE
ZEKİ DEMİRKUBUZ İLE SÖYLEŞİ
Dilek Tunalı
Masumiyet sizce neyin filmi? O denli kötümser, karamsar ve kendi yalnızlıklarında yitip giden insanların, bireysel ve hiçbir zaman birbirini tutmayan, eşzamanlı olamayan tutkularında mı aramak gerekiyor masumiyeti?
ZD - Masumiyet kavramını, bilinen ya da öğretilen değerlerde ve olaylarda değil de; vicdanımızın, kalbimizin ve aklımızın gösterdiği yerlerde aramamız gerektiğini vurgulamak amacıyla çıktı o isim. Çünkü hem yasaların hem de toplumun, bu gibi kavramlar üzerinde kurmuş olduğu ipotekler var. Film yapmanın, şiir ve roman yazmanın ötesinde bir eylem olduğunu vurgulamak amacıyla bu ismi koydum ve kahramanları buna göre anlattım. Amacım buydu. Toplumsal ve iktidar anlamındaki tüm hayatın üzerine kurulan bu ipotekleri kaldırmak amacıyla kurguladım bunu. Masumiyet filminde bir kavramı, bir fahişenin, bir pezevengin, yani hem toplumsal hem de iktidar anlamında yasadışı insanların dünyasında aramak istememin nedeni de buydu.Filmde, Türk Sineması'nda çok fazla rastlayamadığımız bir sinema dili oluşturma çabası var, bu da doğal olarak filmin bütünü izlendiğinde daha iyi algılanıyor. Örneğin geçişlerle birlikte kullanılan kapılar neyin karşılığı?
ZD - Kapılar, bir simge ya da somut bir şey düşünülerek yapılan bir durum değil. Daha çok sezgilerimden ve gündelik hayatımdaki sıradışı durumlar karşısındaki gözlemlerim sonucunda ortaya çıktı; yani illa bir şey anlatmak için düşündüğümden değil. Çünkü sinemayı yaparken, dil oluşturmak için analitik bir kararla yola çıktığınız zaman bu, başka türlü hatalara yol açabiliyor. Yani o anlam yaratmanın -bunu özellikle akademisyenlik anlamında söylüyorum- kötü handikapları var; bu klişelere düşmek son derece kolay, son derece açık; hatta birçok insanın düştüğü durumun da bu olduğu kanısındayım. Koyduğum şeyleri tam bir kurgusal mantıkla ya da önceden planlanan biçimde değil, bir parça sezgilerime, bir parça günlük gözlemlerime, hayatı yaşarken hem kendime hem başkalarına ve olaylara nasıl baktığım gibi bir sonuçtan dolayı ortaya çıkan şeyler bunlar. Doğru biçimde kullanıldığını hissedersiniz, işte öyküye ve anlatıma inandırıcılık kazandıran şeyler bunlar. Bir filmin işlevsel bir şey olmadığı, bir filmin kurgu ve simgelerle yapılan bir anlatım olmadığı üzerine oluşturduğum düşüncelerin sonucu bu. Kimileri devlet kapılarına mizahi bir gönderme diye algıladı, devlet kapıları bozuktur hep. Örneğin, çocuğun ablasının evinden gelip kapıyı kapatıp oturduğu sahne yine simgesel bir anlam taşımıyor. Filmde simgesel tek bir trük kullanılmadı. Orada, 'herşeye rağmen, bütün karanlığa rağmen belki bir kapı açılır, belki hiçbir şey düşündüğümüz gibi olmayabilir'in ve belki 'iyilik nedensiz bir yerden gelebilir'in habercisi olarak kullanıldı. Çünkü bu görsellikle ilgili birşeydi. Bir karanlığın içinde oturuyor, kapı açılıyor ve içeriye az da olsa bir ışık giriyordu; nitekim ertesi gün tanıştığı insanlar da onun hayatında bu şekilde yer aldılar. Bunları kullanmamın nedeni, örneğin Haluk Bilginer'in oynadığı Bekir karakterinde vardır. Sürekli sağa sola silah çeken, öfkelerini son tahlilde silahla çözmeye çalışan biridir. Hep silah çeker, vuramaz. Boş şişelere ateş eder, ama bir tanesini bile vuramaz, en sonunda kendini vurur. Bu da simge ve klişelerden yola çıkarak değil, hayatın kendisinde olan doğal bir gözlemin sonucu olarak yazdığım ve çektiğim şeyler. Yarı belirli yarı belirsiz durumlar diyebiliriz bunlara.Filmin bütününde de birçok şey var. Otel odasının duvarlarında insanların dünyalarına ve kimliklerine ait nesnelerden, Yılmaz Güney, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses resimlerine, sokaktan gelen şarkılara kadar bir sürü şey. Dil demek, üslup demek birşeyin doğru anlatımı demektir, basit ve yalın anlatımı demektir. Gerçeklik duygusu uyandırması ve inandırıcılığı güçlendirmesi için kullandığım zorluklar diyelim bunlara; ama şunu söylemeli ve itiraf etmeliyim ki bunların hiçbirisinde kurgusal bir yaklaşım yok. Aksine gerçek olmayan birşeyi de kullanmadım zaten.
Filmin ödül alması ve gündemde kalması sizde nasıl bir motivasyon oluşturdu? Son dönem Türk Sineması ve Türk filmleriyle ilgili düşünceleriniz neler?
ZD - Ödüllerin tasarlanış ve sunuluş şeklinden, yaklaşık yirmi tane ödül almış olmama rağmen memnun değilim. Nedenine gelince; benim hayatla ilişkimde de böyle bir şey var. Birşeyin kendisinden çok gerekçesini merak eden bir insanım. Ve o gerekçelerdeki inandırıcılık, motivasyon ve onore olma anlamında bir bağ kurmama neden olduğu için açıkçası ödüller konusunda hala bu şüpheyi taşıyorum. Tersi ne olur? Sadece bu film için değil ama, benim katılmadığım yıllarda ya da diğer yıllarda olsun herşeyin verilme ve öne çıkarılma gerekçesinin ifade edilmesini arzuluyorum. Bu gerekçeler olmadığı gibi, hem bunu tasarlayanların hem de bu beklentide olan insanların ödül tanımı dışında ilişkiler kurduğunu -istisnalar hariç- gördüğüm için hâlâ böyle bir memnuniyetsizliğim var. Bu memnuniyetsizliğin kalkması için de bu at yarışı ya da başka durumlara alet edilen gerekçelerinden arındırılarak, insanların adalet duygusunun sarsılmayacağı, insanların hiçbir şüphe taşımayacağı bir konuma getirilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü şunu hepimiz biliyoruz ki, bu yönetmenlerden, oyunculara ve seyircilere kadar herkes Türkiye'deki ödüller üzerine olumsuz düşüncelere sahip. Bir defa bunun ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Tabii bunları bu şekilde ortaya koyduktan sonra ödüller üzerine "ben şu kadar ödül aldım" demek içimden gelmiyor. Ama kendimle ilgili sadece şunu söyleyebilirim: hiçbir zaman, hiçbir topluluğun içinde olmadım. Aksine hep dışında olmaya gayret ettim. Ve böyle bakınca da, bu tip yarışmalarda ödül alması gereken en zor insanlardan biriyim. Bununla beraber eğer ödül alıyorsam bu, benim filmime duyduğum güvenle ya da yaptığım filmlerin inkar edilememesiyle ilgili. Bu ayrıca kısmi anlamda da olsa hâlâ, adalet duygusu taşıyan insanların olduğunun bir göstergesidir. Sevindirici, ondan da öte sorun çözücü bir yanı da var. Hele benim gibi minimal bütçelerle film yapan bir insan için. Nedir bu diye sorarsanız, gelen yardımların bir kısmı en azından ekonomik sorunları halledecek. Böyle popüler bir zamanda filmlerin medyatik anlamda ilgi görmesi, seyirciye ulaşmasına aracılık etmesi de, inkar edemeyeceğim çok önemli bir etken. Ama tüm bunlar tamamlayıcı bir adalet duygusunun içinde olup bitseydi, beni daha çok mutlu ederdi.İstanbul Festivali'ndeki ödülü almayışım konusuna gelince. O olayın bu anlattıklarımla ilgisi var. Çünkü o ödülün gerekçesini anlamaya çalıştığım zaman- ki bu gerekçe bildirilmemişti- o gerekçe beni açıklamadı, ben orada kendimi gerekçe gibi hissettim. Diğer filmlere ödül verilmesinin gerekçesi gibi hissettim. Kabul etmek bana ahlaki gelmedi, kabul etmek istemedim. Bu, aynı şeyleri herkesin düşündüğü, ama açık platformlarda ifade etmekten kaçındığı bir ortamda bana bunları açıklama fırsatını verdi. Bunu kendime ahlaki bir görev saydım ve yerine getirdim. Ama sonuçlarından da çok hoşnut olmadım. Sonuçları, benim algılanmak istediğim gibi değildi. Etiketlenme biçiminde ortaya çıktı. Ödül reddeden yönetmen olmak, öyle tarif edilmek rahatsız etti ve o dönemden sonra sırtıma ciddi bir yük bindi. Taşımak istemediğim bir yüktü. Film yönetmeninin sırtlaması gereken bir yük de değildi. Bir tür önemsizleştirme tavrıyla bu yükü sırtımdan atıp, bu festivalleri yapan ve jürisinde bulunan insanların da olduğunu düşünerek, "Masumiyet" aşamasındaki festivallere başvurdum.
Türk Sineması'na gelince, reel açıdan baktığımız zaman bir hamle varmış gibi görünüyor. Bir uzlaşma ve karşılıklı kabulleniş var sinemalar ve medya arasında. Bu uzlaşmanın ne kadar sinemanın içeriğine ait olduğu konusunda ise kuşkuluyum. Bu uzlaşma film yapan insanların ifade hakları ve sinemanın bir söz söyleme aracı olduğu konusunda mı oldu, yoksa seyircinin, dağımtıcının ve sinemacının meseleyi ticari bir konum içine çekmeleri konusunda mı bir uzlaşma oldu? Filmlerin içeriklerine ve anlattıkları şeyin koyuluş biçimine baktığımız zaman son derece popüler ve sinemaya benim yüklediğim anlamın dışında bir görüntü var ortada. Ve sinemanın aynı zamanda ahlaki bir eylem olduğu konusunda hiçbir sorumluluk taşımayan -istisnaları hariç tutuyorum- bir uzlaşma var. Son dönemin popüler kültür ihtiyacının karşılanması üzerinde bir uzlaşma var. Ama hâlâ sinemanın estetik ve içerik sorunlarıyla ilgili herhangi bir aşama kaydedilmediğine göre, ben açıkçası bunun geçici bir durum olduğunu düşünüyorum. Bunlar biraz milli takım psikolojisi ya da siyasi partilerin seçimlerde ciddi oy kaybına sahip olup, yıllar sonra farklı bir umut haline gelmesi gibi bir durum. Tüm bunların toplamında Türk Sinemasının son durumunu çok inandırıcı bulmuyorum.