RAIN MAKING

“Yağmurdan Önce” Filminin

Yönetmeniyle Söyleşi

 

Blagoja Kunovski

Çev. Sali Saliji

 

Çevirenin Notu:

Blagoja Kunovski’nin 1994 yılında sinema içerikli “Radio Spektar” adlı radyo programında Milcho Manchevski’yle yaptığı konuşma, 1995 yılında Kinopis’in[1] 12. sayısında yayımlandı. Ben de sinemayla ilgilenen herkese yararlı olabileceği düşüncesiyle bu konuşmanın önemli bölümlerini çevirdim. Özellikle, bu konuşmayı ilk okuduğumda bana verdiği hırs ve motivasyonu size de vereceğine inanıyorum.

Milcho Manchevski, ilk uzun metrajlı filmi “Before The Rain” (Yağmurdan Önce) ile Makedonya sineması için en büyük başarıları elde etti: Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan” ödülünü kazanırken, yetmiyormuş gibi Oscar adayı da oldu. Oscar’ı kazanamadı[2] ama bu arada da, bence sinemayla ilgilenen herkese hırs ve çaba konusunda büyük bir ders verdi. Bu kuşkusuz genç sinemacılar için büyük bir moral dersiydi.

Türkiye’de kaldığım bu beş yılın içerisinde uluslararası sinema alanında en az gördüğümü iki şey hırs ve motivasyondur. Tabii ki sinemada başarılı olabilmek için sadece bunlar yetmiyor, ama kabul etmek gerekir ki onlarsız da olmaz. Onlar o motorun iki önemli parçasıdır ve onlar olmadan motor çalışmaz. Türkiye’de genellikle yapılan bütün filmler “iddialı” filmler olarak ortaya çıkıyorlar. Bunlar da kendi kendine “iddialı” oldukları için asla bir gerçeklik payına sahip olamıyorlar. Ne zaman ki “iddiasız” (iddiasını kendi içinde gizleyen)  filmler ortaya çıkacak, o zaman sinemada da başarılı olunacaktır. Çünkü “iddia” filmin kendisinde gizlenmesi gereken bombadır ve bu becerildiği takdirde,  o çok iyi bir şekilde, ne zaman ve nerede (Venedik, Berlin, Cannes...) patlayacağını bilir. Bu yüzden diyorum ki artık “iddialı” filmler yapılmasın, çünkü hayal kırıklığına yol açıyorlar. Moral bozuyorlar ve hırsın kaybolmasına sebep oluyorlar... Buna gerek yok çünkü Türk Sineması da birkaç kez iyi film yapmayı becerebildiğini kanıtladı. Yine de 5 bin kadar film üretmiş bir ülkenin (sinemanın yüzyılı dolayısıyla bütün ülkelerde yapıldığı gibi) en iyi yüz filmini belirlemek için çektiği sıkıntı insanı ister istemez bu sinemayı sorgulamaya ve kritik etmeye zorlamaktadır. Söylediklerim tabii ki iyilerini sorgulamayalım ve kritik etmeyelim anlamına gelmemektedir. Kabahati birilerinde aramak da yanlıştır. Yanlışlardan dolayı birilerini suçlamak yerine, onlardan ders almak gerektiğini düşünüyorum. Yeni nesiller, daha umutlu ve daha hırslı (ki öyle görünmüyorlar) olmalılar, çünkü bir filmin nasıl olmaması gerektiği konusunda yeterince mirasa sahipler. Bir hazine... Başarının sırrı onların yaptıklarını yapmamakta yatar. Ayrıca unutmayalım ki başka ülkelerin havası da insana (bu konuda) çok iyi gelebilir, bu yüzden de bazen valizi toplamak (Milcho gibi) gerek, ve...

BLAGOJA KUNOVSKİ – Her şeyden önce senin Skopje’deki (Üsküp) yaşantına, bütün bunların öncesine, “Musaka”[3] adlı projenle gerçekleşmesi gereken ama gerçekleşmemiş başlangıç döneminin üzerinde durmak istiyorum. Eğer bu projen gerçekleşmiş olsaydı, sen daha o zamanlarda bir film yönetmeni olarak ortaya çıkardın, belki de birkaç yerel filmin olurdu... Geride kalmış olanla fazla felsefe yapmadan, şunu sormak istiyorum, acaba 90’lı yılların ruhuyla Musaka’ya dönüş yapabilir misin, çünkü ilki doğal olarak senin daha genç olduğun ve yaşanmış Rock‘n’Roll neslin Musaka’sıydı?

MİLCHO MANCHEVSKİ – Doğru, biliyorsun ki, ben o zaman 12 yaş daha gençtim (daha küçük demeyeyim) ve artık o dönemi aştığımı düşünüyorum. Şimdi, başlangıç olarak herkes ona dönüyor veya dönüyoruz. O bitmiş bir iştir, biliyorsun, eğer birini gerçekten ilgilendiriyorsa ne ve nasıl oldu konusunda tartışmaya karşı çıkacak hiçbir şeyim yok. Yine de bunun bitmiş bir tarih olduğunu düşünüyorum. Aslında Musaka bir tarihöncesiydi ve onun önemi bir tek “Before the Rain” ile bağlantısını kurarsak ortaya çıkabilir. Bu demektir ki, ben Musaka’nın benim için bitmiş bir hikaye olduğunu düşünüyorum. Sana bunu iki-üç kelimeyle özetlemeye çalışarak şunu söyleyebilirim: bir filmin çekilmesi gerekirdi, senaryom vardı, senaryo iyiydi; Nobel Ödülü’nü alacak kadar değil, yine de o zaman ortalıkta dolaşan senaryoların arasında iyiydi. Gerçekleşmesi için hazırdı, ama yine de gerçekleşmedi. Çünkü o zaman, o politik ortamda, bazı kişiler karşı çıktı ve film gerçekleşmedi. Neden ve nasıl karşı çıktılar, o başka bir iki saatlik konuşmada tartışılabilir. Teması da: Makedonya Sendromu veya  Komşunun İneği Gebersin Sendromu veya Eğer Sen Büyük Balık Olmazsan Irmağın Büyük Balığı Benim[4] olarak özetlenebilir.  Her şeye rağmen, bunlar artık herkesin çok iyi bildiği ve anladığı meselelerdir. Ben şimdi burada bunların sözcüsü olmak istemiyorum. Belgelerim var, cevap almadığıma göre düşünüyorum ki devlet günümüze kadar o filmimi reddetmedi, demek ki bu film on iki yıldır bekliyor. Televizyona, TV Skopje’ye[5] teklif edildi, aslında, kabul edildi, çekim tarihi bile belirlenmişti, ardından bu da ertelendi. Bunun ardından da “Vardar Film” ve “Makedonija Film”e[6] teklif edildi. Bu röportajı son defa ve son kez olarak, hiçbir zaman film haline gelmemiş Musaka adlı projeyi ve senaryoyu tartışmak için kullanmak istiyorum. Olmuş, bitmiş ve sonuçta da ben gerçekleşmediği için memnunum, teşekkür bile etmeliyim; ironi yapmadım, çünkü benim hayatım farklı bir yoldan gidecekti, ben ise bu gittiğim yoldan memnunum.

BK – Bu, senin hakkındaki düşüncemi doğruluyor –çok disiplinli, çalışkan ve de eğer şimdi başaramazsa, daha sonra başaracağına inanan bir kişi. Çünkü önemli olan kendine inanmak ve vazgeçmemektir, nerede olduğun önemli değildir...

MM – Tamamıyla katılıyorum, nasıl göründüğün ve nerede olduğun hiç önemli değildir. Beni ilgilendiren tek bir şey var, o da bana göndereceğin senaryonun ve kasetin kalitesidir. Ondan sonra da istersen Marslı olabilir ya da onlar gibi görünebilirsin, benim için fark etmez. Ben şahsen “Before the Rain”i çekmeden önce aynı yılın içerisinde 30 kadar klip çektim. Bu binlerce dakika kaydedilmiş görüntü demektir. Bunun yanında da kendi senaryolarım veya başkalarının senaryoları üzerinde çalışıyordum. İşte bu sıralarda “Before the Rain”in senaryosunu yazmaya başladım. Filmin çekim gününe kadar klip çektim. Yani, sürekli bir şeyler yaptığımı söylemek istiyorum.

BK – Şu anda Milcho Manchevski ünlü ve başarılı bir yönetmen olarak biliniyor. Ama bundan önce, bu başarıyı elde etmek için ne gibi bir yoldan geçmesi gerekiyordu?

MM – Öğrenim için Amerika-Illinois’e gittim. Oradaki öğrenimimi tamamladıktan sonra Makedonya’ya geri döndüm. Burada bir işte çalışmak için uğraştım, ama başaramadım. Çünkü hiçbir projem kabul edilmedi. Bana göre ise, bir şey çekmiyorsan çalışmıyorsun demektir. Belki bir maaş alırsın, ama bu benim için yeterli değildi. Belki kendime bir araba alabilirdim, ama bu da yetmezdi. Evlenirdim, belki iki çocuğum olurdu... Bütün bunlar yüzünden valizimi tekrar topladım ve New York’a gittim. Orada sinemayla ilgili bir sürü işte çalıştım. Bir tek yönetmenlik yapmadım. Bu yüzden de, o zaman 600 $ olan kiramı ödemek için sinemanın dışında başka işlerde de çalıştım. New York’a geldikten ancak beş yıl sonra ilk profesyonel anlaşmayı imzalayabildim. Öyle hatırlıyorum ki oraya Haziran ayında gittim. Beş yıl sonra Haziran ya da Temmuz ayında elimde anlaşma vardı. Orada abartılı derecede çok çalışılmıyor ve sinema konusunda (özellikle New York’ta) yeteneği olan binlerce insan vardır ve o kadar da onları oraya iten nedenler... New York’a yalnızca Amerika’dan değil, tüm dünyadan gelenler oluyor. Mutlaka kafalarındaki bir rüyayla ve onu gerçeğe dönüştürmek için başlangıç olarak herhangi bir işte çalışıyorlar. Bu yüzden de oralarda neredeyse hiçbir profesyonel garsona rastlayamazsınız. Çünkü onların hepsi ya ressam, ya yazar, ya oyuncu ya da yönetmendirler ve kiralarını ödemek için çalışıyorlardır. Ta ki, o “big brake!”[7] gelene kadar, ki bu çok nadir ve zor olan, aynı zamanda da çok iyi bir şeydir.

BK – Okulunu bitirdikten sonra profesyonellerin yürüdükleri yoldan gitmeye başladın. Çünkü diplomayı ele almak yönetmen olmak demek değildir...

MM – Evet, evet... Ben Illinois’de iken başka şeyler de oldu. Orada avangart ve alternatif sinemayla ilgilen bir grup insanla tanıştım. Ve ben bu tür şeyleri o zamana kadar hiç görmemiştim. İzledim filmler tamamıyla estetik amaçlı filmlerdi. Kendi kendileriyle ilgilenen ve kendilerini sanat olarak algılayan filmlerdi bunlar. Bu underground sinemayı izlemek çok zordur, ama aynı zamanda da aşırı çekicidir. Soyut sanat gibi –ya beğenirsin ya da beğenmezsin, başka seçenek yok. Bütün bunlar bana çok tuhaf geliyordu. O zaman 19 yaşındaydım ve filmin sanatsal olması için anlatımın biraz eğlendirici, biraz da bıktırıcı olması gerektiğini düşünüyordum. Bergman ve Kurosawa gibi, ondan sonra da Michael Snow, Kenneth Anger, Stan Brakhage ve Bruce Conner gibi...

BK – Bunlar 60’lı ve 70’li yılların ünlü Amerikan underground nesli değil miydi?

MM – Evet. Okulumdaki hocaların birkaçı o nesildendi ve onların sayesinde başka bir bakış açısını elde etmeyi başardım. Aynı zamanda da izlediğim bu filmler sayesinde “Before the Rain”in yapısıyla oynayabiliyordum. Bu çektiğim klipler için de geçerliydi. 80’lerin ortasında klipler ortaya çıkınca, özellikle MTV, hepimiz çok sevinmiştik –bilhassa biz öğrenciler. Çünkü artık deneysel film yapabiliyorduk, hatta onlar için para bile alabiliyorduk –satabiliyorduk.

BK – Klip demişken, bana öyle geliyor ki, eğer bize bu konuda yaptıklarını anlatırsan ilginç olabilir. Bize, bir klip yaratıcısı olarak, özelikle “Arrested Development” için yaptığın başarılı klip[8] hakkında bilgi verir misin? Yani, bu klip olayı nasıl başladı?

MM – Biliyor musun nasıl oldu? Elimde “Posession” adlı, thriller tarzında bir film senaryosu vardı. Birkaç prodüktör senaryoyu satın almak istedi ama filmin yönetmeni ben değil, başka biri, yani daha tecrübeli biri olacaktı. Benim ise bu projenin başından itibaren senaryonun yönetmeni de olma şartım vardı. Bunu kabul etmedikleri için, kendime birkaç özel şirket buldum. Bu şirketler “pilot” projenin oluşmasına yardımcı oldular. Tüm film değil, filmin sadece küçük bir bölümü çekildi. Çünkü o zamanlarda tecrübesi olmayan, filmin nasıl bir şey olacağı konusunda bu tarz şeyler hazırlamak zorundaydı. Bu da kendi öz kaynaklarından yararlanarak veya bir şirket bularak yapılıyordu. Ben de bu şekilde filmin ilk 7 dakikasını çektim. Bu 7 dakikanın içinde, filmin başrol kadın oyuncusu bir parfüm reklamında oynar. Yani, gerçekte olmayan, filmim için uydurduğum “Posession” adlı parfümün reklamında. Çok tuhaf bir şey oldu: bir sürü insan filme değil reklama karşı bir reaksiyon gösterdi. Reklam ajanslarından ve plak şirketlerinden aramaya başladılar. İlk olarak Polygram aradı. Bu 7 dakika sayesinde hayatımdaki ilk profesyonel teklifimi aldım. Demek ki ben müzik kliplerini değil, onlar beni buldular; hiçbir zaman bitiremediğim “Posesion” adlı film sayesinde.

BK – Şimdi senin dişlerini sıktığın ve kendi gayretinle “Before the Rain”in sinopsisini yazdığın ana dönelim. Daha doğrusu Londra’da Simon Perry’nin kapısını çaldığın ana dönmeni istiyorum. Venedik’te “Altın Aslan” alırken ona saygını göstererek, filmin onsuz gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını söylemiştin.

MM – Aslında ben, filmin hazırlıklarıyla, çekim sırasıyla ve en sonunda da post-prodüksiyonuyla ilgili bir günlük tutmadığım için çok üzülüyorum.

BK – İlginç? Sen genelde senin sağ kolun olan mini bilgisayarınla ortalıkta dolaşmıyor musun? İçinde kim bilir ne gibi bilgiler vardır; adresler, telefonlar...

MM – Evet, ama genelde yazı yazmak, faks göndermek, arkadaşlarımla mektuplaşarak birbirimize küfretmek, sahneleri değiştirmek ve diyalogları ‘düzeltmek’ için kullanıyorum onu.

BK – Bir pratik daha var –genelde bir filmin nasıl çekildiğini gösteren belgeseller var...

MM – İngiltere’deki Channel Four “Before the Rain”in nasıl çekildiğini gösteren “Rain Making” adlı bir belgesel gerçekleştirecekti, ama kendileri film projesinden çekildikleri için bu belgeseli de çekmekten vazgeçtiler.

BK – Simon Perry ve “British Screen”den farklı olarak?!

MM – Sadece Simon Perry’den farklı olarak değil, aynı zamanda da onun yüzünden bu projeden vazgeçtiler. Bunu bir şekilde açıklamaya çalışacağım. Üsküp’e evimden ayrıldıktan  altı yıl sonra tekrar geldim ve ilk kez o zaman kendim için bir şey yapmam gerektiğini hissettim. O altı yılın içerisinde bir sürü popüler senaryo yazdım, klip, reklam çektim... Tek kelimeyle özetlersem, her şeyi yaptım. Bütün bunlar belli bir pazar için, Hollywood veya Madison Avenue’nun işe bakış açısına uygun şeylerdi. Buraya geldim ve kendim için bir şeyler yazdım –kimseye de yazdıklarımı teklif etmedim. Kendime kaldı gibi... Aslında buradaki bir televizyon kanalına teklif ettim, onlar galiba hala düşünüyorlar, çünkü elime somut bir cevap geçmedi. Bunun ardından Amerika’da yıllarca beraber çalıştığım kameraman o arada İngiltere’de bir şeyler çekiyordu, bana onu “British Screen”e göndermemi söyledi. Kendisi aslında o zaman onlar için kısa bir film çekiyordu. Yıllarca hep Amerika’da olduğum için “British Screen”in kim veya ne olduğunu bilmiyordum. Böylece ben sinopsisi yazdım ve “British Screen”e gönderdim. Onlardan cevap aldım, beğenmişlerdi ve bana senaryonun olup olmadığını sormuşlardı; hayır cevabını vermiştim. Ardından da yazıp yazmayacağımı sordular: ben onlara ısmarlarlarsa yazacağımı söyledim, çünkü o zaman kadar ısmarlanmadan defalarca senaryo yazmıştım ve bu şekilde de yeterince aldatılmıştım. Onlar benden senaryoyu istediler. Tam üç ayım vardı. Bu arada da aynı zaman içerisinde iki klip ve bir reklam çekmem gerekiyordu. Bunları bitirdiğimde geriye iki haftam kalmıştı ve bu bana senaryoyu yazmak için yetiyordu. Çünkü film için her gün düşünüyordum, bir buçuk yıl hep kafamdaydı, geride kalan ise fiziksel bir işti: kafamdakileri kağıda dökmek. Yarısını bir yerde diğer yarısını da başka bir yerde yazdım. Londra’ya gönderdim ve “British Screen” projeyi sadece iki gün sonra onayladı. Demek onu kabul ettiler, iki gün ona baktılar, düşündüler, bütçesini incelediler ve “bu filmin ortak-yapımcıları olmak istediklerini” söylediler. Çünkü kanunen yapımcı olma hakları yoktu, bu yüzden de ortak-yapımcı oldular. Hatta onlar Channel Four’u ve Fransa’daki Polygram’ı da buldular. Ben ise “Vardar Film” ile Kültür Bakanlığı’nı bu işe kattım; bunlar da uzun ve karışık bir takım anlaşmalara giriştiler. Aynı zamanda da ben, yardımcılarımla birlikte filmi hazırlıyordum. İngiltere’de sürekli bir takım sorunlar çıkıyordu: bütün o süre boyunca ideolojik değil ama, bürokratik ve politik sorunlarla uğraşmak zorunda kaldık, tıpkı projede yer alan kişiler arasındaki problemlerle uğraştığımız gibi. Bütün bunların yanında ise işin yaratıcı (kreatif) yanıyla çok az ilgilenebiliyorduk. Bu yüzden de sana az önce bir günlük tutmadığım için üzgün olduğumu söylemiştim. Neyse, çekimlere başladıktan iki hafta sonra, Channel Four filmden çekilme kararını getirdi ve bizden “Bu filmi bitireceğinize inanıyoruz!” sözleriyle ayrıldılar. Gördüğün gibi, haklı çıktılar. Onlar çekildikten sonra, bütün normal ortamlarda ve durumlarda bu projenin artık olmadığı, dağıldığı anlamına gelmektedir, Onların çekilmesi, normal şartlarda ve durumlarda, bu projenin artık olmadığı ve dağıldığı anlamına gelmekteydi; yani onlar, “harcadığımızı harcadık, 300-400 bin Pound, ama en azından 3-4 milyon daha harcamayacağız” düşüncesiyle hareket ediyorlardı.  Bu olay, dört önemli yapımcı ve benim için film endüstrisinde en az 10 yıl işin olmayacağı anlamına geliyordu veya ölüm cezası gibiydi. Channel Four çekildi çünkü: Birincisi organizasyon bir kaosun içinde olduğu için (o zamana kadar çekilenleri beğenmelerine rağmen) filmin bitmeyeceğini düşünüyorlardı. İkincisi ise, sanki İngiltere’de bir tek onların stüdyosu varmış gibi bir politika izliyorlardı. Paralarını çektiklerinde başka bir yapımcıyı aramak için vaktimiz yoktu. Simon Perry kendi Kültür Bakanlığı’ndan ve Hükümetinden, statünün izin verdiği miktarın iki katından daha fazla yatırım yapması için özel bir izin istedi. Londra’da yapılan bu toplantı çok tuhaf olmalıydı, çünkü ona şunları sormuşlardı: Sen iki kat daha fazla istiyorsun – ne için? Nasıl bir film için? Nerede? Makedonya’da? Dağlarda? Hangi dilde?[9] Neden? Bütün bu sorulara Simon Perry’nin kendisini savunmak için bir tek cevabı vardı: “Çünkü ben bu filme inanıyorum!”. Böylece Simon Perry ve “British Screen” sadec bu filmi ilk ısmarlayanlar olarak kalmadılar, aynı zamanda da onun gerçekleşmesine yardımcı oldular; çünkü baştan sona dek yatırım yaptılar. Simon Perry ise kişisel ve profesyonel açıdan büyük bir riske girdi. Böyle bir riski üzerine almak kariyerimde hiç görmediğim bir şeydi, gerçi benim kariyerim o kadar uzun değildi ama bu işte tanıdığım başka bir sürü insan da böyle bir olaya az rastlandığını söylüyorlardı. Bu yüzden de ben filmin başarısına özellikle Simon Perry için seviniyorum, çünkü üzerine aldığı riski belli bir ölçüde telafi etti. İçten söylüyorum ki aldığımız ödüllere kendimden çok Simon Perry için seviniyorum.

BK – Simon Perry’nin dışında senin filmin için ikinci önemli kişi herhalde, Venedik Film Festivali’nin yöneticisi olan Pontecorvo’ydu.[10] Çünkü kendisi “Before the Rain” filmini, az tanınan Makedonya’da gelmesine ve anonim bir yönetmen tarafından yapılmasına rağmen, yarışmaya uygun gördü. “Altın Aslan” ödülünü kazandığımda, Pontecorvo filmi, kişisel de olsa yarışmaya sokmakla haklı çıktı, tıpkı yapımcılık işinde Simon Perry’nin haklı çıkması gibi.

MM – Evet, görüyorsun ki bir film sadece “yaratıcı” adı altındakilerin değil. Film sadece sanatın bir parçası değil, aynı zamanda da bütün bir mittir. Bu hikaye fikirle başlar, itmekle gider, gerçekleşmesiyle beraber dağıtılır, afişi basılır, festivale gidilir, dergilerde, tv ve radyolarda konuşulur ve bunların tümü bir – filmdir. Filme bir eser olarak bu yönden bakarsak –bütün iyi filmlerin “babasının” yönetmen değil, “yapımcı” olduğunu anlarız. Yönetmen işin tek bir bölümünü yapmaktadır, tıpkı kameraman veya kurgucu veya senaryocu veya filmin bestecisi gibi. Maalesef dünyada çok az iyi yapımcı vardır, genelde onlar hesap yapanlardır, bu yüzden de yönetmenler yaratıcı sayılıyor...

Before the Rain” geleceği görmekten çok bir uyarıdır –umarım. Şimdiye kadar filmi izlememiş olanlar aynı zamanda da izlemiş olanlar için, filmin başında yer alan ve ana fikrini ifade eden Meşa Selimoviç’den alınmış sözler şöyledir:

Kuşlar haykırışlarla siyah gökyüzünden kaçıyorlar

İnsanlar suskun, beklemekten kanım acıyor.

Bu sözler, o zaman bana çok iyi geliyordu. Filmi yapmaya başladığımızda ve daha sonra da bitirdiğimizde fark ettim ki, bu sözler aslında, benim beğenmem veya beğenmememden bağımsız olarak söylüyorum, rasyonel bir şekilde filmin duygusunu aynı zamanda da filmin kendisini formüle ediyorlardı.  Çünkü “Before the Rain” beklemenin ve beklentinin filmidir.

END THE RAİN

 

NOTLAR:

1. Kinopis (Sineyazı) Kinoteka na Makedonija (Makedonya Sinematek’i) tarafından yılda iki kez yayımlanan sinema dergisi.

2. Ödülü Rus yönetmen Nikita Mihajlkov “Güneş Yanığı” adlı filmiyle aldı.

3. Kıyma, patates, yumurta ve süt karışımından yapılan bir yemeğin adı (ç.n)

4. Bu deyimleri kıskançlık anlamında kullanmaktadır (ç.n)

5. Makedonya’nın adını başkentten alan Devlet televizyonu. Makedonya Yugoslavya’dan ayrıldıktan sonra ismini değiştirerek MRTV (Makedonya Radyo Televizyonu) oldu. (ç.n)

6. Vardar Film: Makedonya devletinin film yapım şirketi. Makedonija Film: Genelde film dağıtımını yapan devlet şirketi. (ç.n)

7. Yaşamda meydana gelen ani ve büyük olumlu değişim; argo kullanımında “yırtmak”. (ç.n)

8. Arrested Development’ın "Tennessee” adlı parçası  için çektiği klip, 1992 yılında En İyi Rap Videosu dalında MTV ve Bilboard tarafından ödüllendirildi.

9. Filmin neredeyse tamamı Makedon’ca dilinde geçmektedir. (ç.n)

10. Gillo Pontecorvo: Ünlü İtalyan yönetmeni. Özellikle 1966’da “Cezayir Savaşı” ve 1969’da çektiği “Queimada’da İsyan” adlı filmleriyle tanınmaktadır.

Ana Sayfa